RSS

Etiket arşivi: kurtubi

Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar.(İsra, 13-17)

Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar.(İsra, 13-17)

 Bismillahirrahmanirrahim..

İsra-13-17:

13. Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. 14. “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” 15. Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap edecek değiliz. 16. Bir ülkeyi helak etmek is­tediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine emirler veririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helake müstahak olur, biz de oranın altını üs­tüne getiririz. 17. Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helak ettik. Kulları­nın günahlarını bilip görmede rabbin yeterlidir.

13-14. “Sorumluluk” diye çevirdiğimiz 13. âyetteki tair kelimesi sözlükte “kuş” demek olup burada mecaz olarak sorumluluk anlamında kullanılmıştır. İs­lâm’dan önce Araplar, bir işi yapmanın hayırlı olup olmayacağını anlamak için bir kuşu sahverirlerdi. Kuşun sağ tarafa doğru uçması hayra, sol tarafa doğru uç­ması şerre işaret sayılırdı. Tefsirlerde tâir kelimesine “kader” mânası verildiği gibi, “hayır ve şer, mutluluk ve mutsuzluk, amel, rızık, yüküm­lülük” gibi değişik açıklamalar da getirilmiştir. (bk. Kurtubî, X, 233-234 )Bize göre bunlar İçinde tercihe en uygun olanı “amel ve yükümlülük” anlamıdır; bunu “sorumluluk” diye ifade etmek daha uygun düşmektedir. Âyetin devamında ge­len “kitap” yani amel defteri kavramı da bunu desteklemektedir, Buna göre her­kes kendinden sorumludur; her İnsan yaptığı ile kendini bağlamış, sorumluluk al­tına girmiştir, sonucunu da önüne amel defteri konularak görecektir.

Bundan önceki âyetlerde İsrâiloğulları’nın tutumlarına, ardından da Kur’an’ın işlevine atıfta bulunuldu; İslâmî literatürde tevhid, nübüvvet ve âhiret şeklinde özetlenen dinî hakikatler üzerinde durularak inanıp iyi işler yapanların büyük ecir alacakları, inanmayanları da “elem verici bir azap” beklediği; Al­lah’ın, bildirilmesi gerekli her konuyu ayrıntılarıyla açıkladığı ifade edildi. Bütün bunlardan sonra 13. âyette artık insanlar için mazeret kalmadığı belirtilmek üze­re, mahşer meydanında toplanan herkesin sorumluluğunun kendi omuzunda ola­cağı; 14. âyette de her insana, “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” denileceği bildirilmektedir.

 “Biz herkesin kaderini (kısmetini) kendi boynuna doladık.” “İyi şans veya kötü kaderin sebep ve sonuçları kişinin kendisindedir. İyi davranışları nedeniyle iyi bir şansa sahip olur ve bunların eksiklikleri nedeniyle de kötü olaylarla karşılaşır.” Bu konuyu açığa kavuşturmak zorunluydu, çünkü kaderleri kendi iyi veya kötü amellerine bağlı olduğu halde akılsız insanlar talihsizliklerini hep dış güçlere bağlamışlardır. Eğer sebeplere inerlerse, talihlerinin kendi iyi veya kötü nitelik ve yargılarına bağlı olduğunu görürler.(Tefhimul Kuran)

 15. Yüce Allah’ın hem adaletine hem de lütufkârlığına şehâdet eden en açık örneklerden biri olan ve bir bakıma 13. âyeti açıklayan bu âyette çok kısa ama ay­nı zamanda açık olarak Allah’ın birbiriyle bağlantılı üç temel yasası yer almakta­dır.

1. Herkesin yaptığı kendisinindir; doğruyu seçen kendi iyiliğine seçmiş, doğ­ru yoldan sapan da kendi aleyhine sapmış olur.

2. Hiçbir masum kişi başkasının günahını, sorumluluğunu üzerine almaz, Allah buna izin vermez, ilâhî yasada il­ke olarak sorumluluk şahsîdir. Buna göre toplu işlenen suçlarda herkesin sorum­luluğu ve cezası kendisinin katkısı oranındadır. Şu halde hiç kimse kendi günahı­nın, suçunun cezasını başkasının çekmesini ummamalıdır. Ayrıca haram olan bir şeyi başkası yapıyor diye kendisi de yapmamalıdır; çünkü herkesin günahı kendisinedir. (Râzî, XX, 171 ) 3. Allah insanları iyiyi kötüden ayırmalarına yaraya­cak yeteneklerle donatmıştır; ancak yine de -merhametinin sonucu olarak- bir peygamber göndermedikçe azap etmeyecektir.

Bu hususta, şu üç nokta önemlidir: a) Peygamberin gönderilmesinden mak­sat, onun getirdiği dinî davet hakkında insanların yeteri kadar bilgi sahibi olma­larına elverişli bir ortamın sağlanmasıdır, b) Ayetin bu kısmı, bilinmesi, anlaşıl­ması ve inanılıp uygulanması ancak bir peygamberin açıklamasına bağlı olan, in­sanın beşerî aklı ve bilgisiyle aydınlanamayacağı salt dinî konularla ilgilidir, c) Cezası belirlenmemiş suç olmaz, bu âyetin hükmüne göre kanunsuz da ceza olmaz. Âyetin, on dört asır önce suçun ve cezanın kanunilik ilkesini bu kadar açık ve kesin bir şekilde ifade etmesi ilgi çekicidir. (Kur’an Yolu:III/411-412.)

 Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Burada, “Eğer bir kimse doğru yola uyarsa, ne Allah’a ne Peygamber’e ve ne de başka bir kimseye iyiliği dokunmaz, bu sadece kendi yararınadır” gerçeği vurgulanmaktadır. Diğer taraftan eğer bir kimse doğru yoldan saparsa, ne Allah’a ne Peygamber’e ve ne de insanları islah eden kimseye hiç bir zarar veremez. Çünkü bunlar insanları yanlış yollardan alıkoyup doğru yola yöneltmeyi dilerler ve hiç bir kişisel çıkarları yoktur. Bu nedenle akıllı bir insanın yapması gereken şey kendisine neyin doğru neyin yanlış olduğu açıklandıktan sonra doğru yola uymasıdır. Bunun aksine eğer çıkarlarına ve önyargılarına ters geldiği için Hak’tan yüz çevirirse, bunlar kendisinin dostu değil düşmanı olacaktır.

Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Kur’an bir çok yerde kişisel sorumluluk ilkesini sık sık vurgulamıştır. Çünkü hiç kimse ifade ettiklerini tam anlamaksızın körü körüne doğru yola tabi olamaz. Herkes sadece kendi ahlâkî tutumundan sorumludur ve Allah’a karşı kendisi hesap verecektir, başka hiç kimse onun yükünü paylaşmayacaktır. Örnek olarak bir nesil, bir toplum veya çok sayıda insanın ortak olduğu belirli bir davranış veya tutumu ele alalım. Hüküm gününde tüm insanlar Allah’ın önünde toplandıklarında bu toplu hareket, o davranış veya tutuma katkıda bulunan herkese katkıda bulunduğu ölçüde sorumluluk yükleyecek ve ona göre ceza veya mükafaata hak kazandıracak şekilde çözümlenecektir. Ne bir kimse başkasının yaptığı katkı nedeniyle cezalandırılacak ne de bir kimsenin günahı başka bir kimseye yüklenecektir. Bu ilke, akıllı bir insanın başka insanları taklit ederek hareket etmemesi veya kendi davranışlarını başkalarının aynı tür davranışları ile haklı göstermeye çalışmaması için tekrar tekrar ifade edilmektedir. Eğer bir kimse kendi kişisel sorumluluğunu hissedebilirse, diğerleri ne yaparsa yapsın hüküm gününden başarıyla çıkmasını sağlayacak davranışlarda bulunur.

Biz, bir peygamber gönderinceye kadar (hiç bir topluma) azab edecek değiliz: Bu, Kur’an tarafından zihinlere farklı şekillerde işlenen diğer bir ilkedir. Burada ilâhî adaletin uygulanmasında elçinin önemi vurgulanmaktadır. Çünkü ceza veya mükafaat elçinin getirdiği mesaja göre belirlenmektedir. Bu mesaj ilgili kişilerin lehinde veya aleyhinde bir delil olarak kullanılacaktır. Aksi takdirde insanların cezalandırılması adil olmaz. Çünkü bu durumda insanlar, doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı, bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü öne sürebilirler. Fakat elçinin daveti belirli bir topluluğa ulaştıktan ve onlar bu daveti reddettikten sonra onlar için hiç bir özür imkanı kalmayacaktır.

Bazıları kendilerine sunulan daveti kabul etmek yerine, bu gibi ayetleri okuyarak sapıtırlar ve şöyle saçma sorular öne sürerler: “Hiç bir peygamberin tebliğini duymamış olanlar ne yapacaklar?” Bu tür insanlara verilecek en akıllıca cevap hüküm gününde kendilerinin ne halde olacağı sorusudur. Çünkü onlara elçinin tebliği ulaşmıştır. Diğer insanlara gelince, kimin daveti duyduğunu ve belirli bir kişinin ona karşı ne zaman, nasıl, ne dereceye kadar hangi tutumu takındığını en iyi Allah bilir. Kısacası bir kimsenin cezalandırılması için gerekli şartları hazırlayacak şekilde bir tebliğden haberdar olup olmadığını ancak Allah bilebilir.

(Tefhimul Kuran)

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Allah sözlerin en güzelini indirmiştir (Zümer-23.)

Bismillah…

ZÜMER-23. “Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rabb-lerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap Allah’ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz.”

“Allah sözün en güzelini” yani Kur’ân’ı “…indirmiştir.” Yüce Allah da­ha önce: “Onlar sözü işitip en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/23) diye buyur­duktan sonra burada da dinlenecek en güzel sözün Allah’ın indirdiği söz ol­duğunu beyan etmektedir. Bu söz de Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Nüzul Sebebi:

Sa’d b. Ebi Vakkas dedi ki: Rasûlullah (sav)’ın ashabı: Bize bir şeyler anlatsan (lev haddestena) dediler. Bunun üzerine yüce Allah: “Allah sözün en güzelini… indirmiştir” buyruğunu indirdi. Daha sonra: Bize kıssa anlatsan, dediler, bunun üzerine de: “Biz sana… en güzel kıssayı sana anlatacağız.” vYusuf, 12/3) buyruğunu indirdi. Sonra: Sen bize öğüt versen, dediler, bu se­fer de yüce Allah’ın: “İman edenlerin kalblerinin Allah’ın zikrine… saygı ile boyun eğecekleri zaman… gelmedi mi?” (el-Hadid, 57/16) buyruğu indi. (İbn Hibban, Sahih, IV, 92; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 219)

 İbn Mesud (r.a)’dan rivayete göre Rasûlullah (sav)’ın ashabı, usanır gibi oldular, ona: Bize bir şeyler antlat, (haddisna), dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.[ Ebu Nuaym, Hilye, IV, 248 (Avn b. Abdullah'dan)]

 Hadis (söz), söz söyleyenin söylediği şeydir. Kur’ân-ı Kerîm’e hadis (söz) adının verilmesi Rasûlullah (sav)’ın onu ashabına ve kavmine söz olarak ak­tarmasından dolayıdır. Bu yönüyle yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemek­tedir: “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (el-Murselat, 77/50); “Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz?” (en-Necm, 53/59); “Bu sö­ze iman etmezler diye… üzülerek kendini helak edeceksin nerdeyse” (el-Ke-hf, 18/6); “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” (en-Nisa, 4/87); “Artık Be­ni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak?” (el-Kalem, 68/44) (bkz.İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/162-164)

   Allah sözün en güzelini peyderpey indirmiştir. Hadîs, yeni olan, yepyeni olan, insanda, dinleyende herhangi bir alışkanlık, ya da bıkkınlık meydana getirmeyen, daima yeni, daima taze olan sözdür. İşte Allah böyle sözlerin en güzelini indirmiştir. Bir kitap olarak, birbirine benzer, birbirini okşar, birbirini bütünler, birbirini destekler âyetlerle, sûrelerle ve mesânî, ikili bir anlatımla, ya da tekrarlı bir anlatım olarak indirmiştir. Rabbimiz zatıyla, melekleriyle, cennetiyle, cehenne-miyle ortaya koyduğu her konuyu insan zihnine yerleştirip kazımak için tekrar tekrar anlatmıştır. İnsan Rabbimizin anlatımlarını her duyduğu yerde yeni bir tesirle sarsılmaktadır.

 Demek ki sözlerin en güzeli Allah’ın indirdiği bu kitabın âyetleridir. Bu kitapta âhenk var, bu kitabın âyetlerinde bir uyum ve insicâm, ikili bir anlatım var. Cennet var, ama cehennem de var bu kitapta. Dünya var, ama âhiret de var bu kitapta. İman var, ama ekonomi de var. Ahlâk var, ama siyaset de var. Namaz var, ama aile, toplum da var. Ruh var, ama beden de var. İnsanlara lâzım olan her şeyi anlatmıştır bu kitapta Rabbimiz. Fâtiha’dan Nâs’a kadar tüm âyetleri, tüm sûreleri bir uyum ve insicâm içindedir bu kitabın.

Rabblerinden haşyet duyanların, Rabblerini razı edememekten, Rabblerini küstürüp gazabına maruz kalmaktan korkanların derileri ürperiyor. Rabblerinden korkanlar, Rabblerinin kitabıyla karşı karşıya geldikleri zaman, Allah sözüyle karşı karşıya olduklarının bilinciyle tüyleri diken diken oluyor. Kur’an’da böyle bir etki vardır. Önceki âyetlerde kalplerin kasıldığından söz etmişti Rabbimiz, burada da derilerin tepkisinden söz ediliyor.

 Esasen kalbimiz bizim içimizi, derimiz de dışımızı anlatır. Allah’ın razı olmadığı bir hayatın kendilerine neleri kaybettireceğini ortaya koyan âyetleri, cehennem âyetlerini, azap âyetlerini duydukça mü’minlerin derileri titriyor, kalpleri ürperiyor, korkuları artıyor. Onların içleri ve dışları etkileniyor, tavır alıyor. Ciltleri Allah’ın zikriyle yumu-şuyor. Ama tehdit âyetlerinden sonra müjde âyetleriyle, cehennem âyetlerinden sonra cennet âyetleriyle, gazap âyetlerinden sonra rıza âyetleriyle, ölüm âyetlerinden sonra diriliş âyetleriyle, yokluk âyetlerinden sonra varlık âyetleriyle karşı karşıya geldikleri zaman derileri yumuşuyor, güven içine giriyorlar. Kur’an onların tüylerini diken diken ediyor. Kalpleri üzerinde derin etkiler meydana getiriyor.

 Elbette bunun meydana gelebilmesi için Rabbine inanması, saygılı olması gerekmektedir. Rabbini tanımayan kimse elbette kalbinin bu etkilenmesine engel olmak, kalbinin, vicdanının sesini bastırmaya çalışacaktır. Kur’an’la beraberlik işte böyle mü’mini her tarafından kuşatacak, bürüyecek, içinde bir rahatlık, bir hoşnutluk hissettirecek, bir mutluluk duyuracak, bir benimseme meydana getirecektir.

   İşte bu Allah’ın hidâyetidir ki, Allah onunla dilediklerine hidâyet eder. Hidâyeti isteyenlere, seçimini hidâyetten yana kullananlara tabii. Ama kim sapmak, dalâlette kalmak ister de Allah da onun bu tercihini onaylayarak saptırmak isterse, onun için hiçbir yardımcı yoktur. Demek ki Rabbe gidiş, Rabbin rızasına, Rabbin hidâyetine gidiş Kur’an iledir. Rabbe gidiş Rabbin gösterdiği yolladır.( 1)

23. Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi. Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra da Allah’ı anmakla onların bedenleri ve kalpleri yumuşayıp rahatlar. İşte bu kitap, Allah’ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir; ama Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.(kuran yolu tefsiri meali)

“Gerçekleri tekrar tekrar dile getiren” diye çevirdiğimiz “mesânî” kelimesi, sözlükte “ikili ikili” anlamına gelen “mesnâ” veya “müsennâ” kelimesinin çoğulu olup burada “tekrar tekrar söylenen, okunan veya bildirilmesi gerekeni sık sık dile getiren sözler, açıklamalar” anlamında olmak üzere Kur’an hakkında kullanılmıştır.

Âyette Kur’an’ın başlıca özelliklerinin şu şekilde sıralandığı görülmektedir:

a) Kur’an’ı Allah indirmiştir, o ilâhî kelâmdır; vahiy meleği ve peygamber ise bu kelamın insanlığa ileticileridir.

b) Bunun zorunlu sonucu olarak Kur’an “sözlerin en güzeli”dir; yani ondaki bilgiler ve haberler gerçek, hükümler adaletli ve yararlı; onun gösterdiği yol doğru ve kurtarıcıdır.

c) Kur’an bir kitaptır; insanlığın kurtuluş rehberi olarak kıyamete kadar yaşatılması, okunması, istifade edilmesi için yazılı belge haline getirilmesi gereken ve öyle de yapılmış olan ilâhî bir rehberdir.

d) Bu kitap aynı zamanda kendi İçinde uyumlu; sözleri, nazmı ve üslûbu güzel, ahenkli, içeriği tutarlıdır; onda makul ve izahı mümkün olmayan hiçbir açıklama yoktur.

e) Kur’an “mesânî“dir, yani onu okuyanı, dinleyeni yeterince aydınlatmak için aynı bilgileri bazan aynı, bazan farklı ifadelerle tekrar tekrar dile getiren veya bıkkınlık vermeden tekrar tekrar zevkle okunan, dinlenen bir kitaptır. “Mesânî” kelimesinin, yaratıcı-yaratılan, melek-şeytan, aydınlık-karanlık, dünya-âhiret, cennet cehennem, vaad-vaîd (tehdit), korku-ümit, buyruklar-yasaklar gibi ikişerli kavramların, hükümlerin Kur’an’da sıklıkla yer aldığını belirtmek üzere kullanıldığı yorumları da yapılmıştır.(2)

Bu ayet, mü’minlerin Kur’an-ı Kerim’i nasıl karşıladıklarını sergilemektedir. Onların, ne yapısında, ne yönlendirmelerinde, ne özünde ve ne de özelliklerinde herhangi bir çelişki bulunmayan, mükemmel bir uyuma sahip olan bu Kitab ı nasıl karşıladıklarını sergilemektedir. Bu Kitab, “mütaşabih” dir, “mesani“dir. Yani bölümleri, kıssaları, yönlendirmeleri ve sahneleri yer yer tekrar edilmektedir. Yalnız bunlar hiçbir zaman aykırı düşmemekte ve çelişmemektedir. Yeniden verilmesini, tekrarlanmasını gerektiren bir hikmet gereği olarak değişik yerlerde yeniden verilmektedir. Tam bir uyum ve yerli yerince oturtma içinde değişmeyen-benzer bir usule uygun olarak, hem de hiçbir çelişkiye ve çatışmaya meydan vermeden.

Rabb’lerinden korkup sakınanlar, böyle korku ve endişe, arzu ve umut içinde yaşayanlar, bu zikri saygı ve ürperti içinde ele alırlar. Tüyleri diken diken olacak şekilde ondan derin biçimde etkilenirler. Sonra korkuları yatışır, kalpleri bu zikir ile bir yakınlık kurar. Böylece hem içleri hem de dışları ile onun karşısında erirler. .Ve Allah’ın zikri ile huzura kavuşurlar.

Bu, hareketlerin hemen hemen somut hale geldikleri, kelimelerle çizilmiş hassas niteliklerine varıncaya kadar her şeyi canlandırılmış hayat dolu bir tablodur.

“İşte bu Kitab, Allah’ın doğruluk rehberidir; O’nunla dilediğini doğru yola iletir.”

Rahman’ın parmakları ile hidayete, kabul etmeye ve aydınlanmaya doğru harekete geçirilme dışında kalpleri bu kadar ürpertmek, titretmek mümkün değildir. Yüce Allah, kalplerin içyüzünü en iyi bilendir. Artık onların hakettiklerine uygun olarak ya hidayeti veya sapıklığı verir onlara.

“Allah kimi de saptırırsa, onu doğru yola eriştirecek kimse bulunmaz: ‘ Yüce Allah onu sapıklığa düşürür; çünkü sapıklık üzere karar kılan, doğru yolu (hidayeti) kabul etmeyen ve hiçbir halde ona eğilim duymayan gerçek karakterini en iyi bilen O’dur.(3)

 —

(1)Basairul Kuran, Ali Sağir

(2) Râzî, XXVI, 271-272, Kuran Yolu Tefsiri

(3) Fizilalil-kuran, S.Kutub

 

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Allahın ayetlerini delilsiz tartışanlarda kibir vardır (Mümin-56)

Bismillah..

MÜMİN-56- Allah’ın ayetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme (kibir)vardır. Sen Allah’a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir.

Eğer insan kendi gerçek kimliğini ve bu varlığın gerçeğini kavrasaydı… Görevini öğrenip onu mükemmel biçimde yerine getirip onun sınırlarını zorlamaya çalışmasaydı… Kendisinin varlığın yaratıcısının emriyle ve kendisinden başka kimsenin bilmediği takdirine uygun olarak yaratılan ve onun emrine bağlı olan sayısız varlıklardan sadece birisi olduğuna tam kanaat getirseydi… Görevinin de bu varlığın yapısı içindeki gerçekliğiyle orantılı olduğunu anlasaydı… Evet eğer insan bunların hepsini anlasaydı gönül huzuruna kavuşacak ve rahat edecekti. Sakinleşecek ve alçak gönüllü olacaktı. Hem kendi iç alemiyle hem de etrafını kuşatan evrenle barış içinde yaşayacaktı. Allah’a boyun eğecek teslim olacaktı.

Sen Allah’a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir.”

Kibirlenmenin karşısına Allah’a sığınmanın konulması onun çok çirkin ve çok korkunç bir hareket olduğunu göstermektedir. Çünkü insan ancak kötülük ve eziyete sebep olması beklenen çirkin ve korkunç şeylerden Allah’a sığınır. Kibirde bunların hepsi de vardır. Kibir, sahibini yorduğu gibi etrafındaki insanları da yorar. Hem içine girdiği göğsü hem de diğer insanların göğsünü daraltır, rahatsız eder. Nereden bakılırsa bakılsın kibir, gerçekten kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir kötülüktür.

“O şüphesiz işitendir, görendir.”

İşitir ve görür. Çirkin olan kibir de görülebilen hareketlerde işitilebilen sözlerde somutlaşan bir eylemdir. Bu nedenle insan, işini işiten ve gören Allah’a havale etmelidir. Allah onu istediği şekilde idare eder.(1)

  Kendilerine kesin bir delil gelmemiş iken Allah’ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya; Şüphesiz onların göğüslerinde as­la kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yok­tur. Derhal Allah’a sığın, çünkü O, herşeyi işitendir, görendir. (Kurtubideki meal)

“Kendilerine kesin bir delil” bir belge “gelmemiş iken, Allah’ın âyet­leri hakkında tartışanlar” çeşitli iddialarda bulunanlar “var ya; şüphesiz on­ların göğüslerinde asla kendisine ulaşamayacakları bir kibirden başka bir şey yoktur” buyruğu hakkında ez-Zeccac şöyle demektedir: Yani onların gö­ğüslerinde bulunan o hususta istediklerine asla ulaşamayacakları bir kibir­den başkası değildir. Buna göre o, hazfedilmiş bir ifade takdir etmiş olmak­tadır. Başkası ise şöyle demektedir: Onlar bu kibire asla ulaşamazlar demek­tir, bu durumda hazf sözkonusu değildir. Çünkü bunlar öyle bir topluluk idi ki, kendi görüşlerine göre Peygamber (sav)’a uyacak olurlarsa, yüksek mer­tebeleri azalır, durumlarında bir eksilme olur. Ona tabi olmayacak olurlar­sa, yükseleceklerini zannediyorlardı. Yüce Allah onların yalanlamak suretiy­le ulaşacaklarını ümid ettikleri yüksek mertebeye ulaşamayacaklarını haber vermektedir. Burada kastedilenler müşriklerdir.

Yahudilerin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamaya göre -sûrenin baş tarafında geçtiği üzere- âyet-i kerime Medine’de inmiş olur. Anlamı da şöy­le olur: Eğer onlar (yahudiler) Muhammed (sav)’a uymayı büyüklüklerine ye-dirmeyip: Deccal pek yakında çıkacak ve mülk bize geri verilecek, nehirler onunla birlikte akacak ve o Allah’ın âyetlerinden bir âyet olarak çıkacaktır, diyor iseler bu onların asla erişemeyecekleri bir büyüklenme olur. Buna gö­re âyet-i kerime onlar hakkında inmiş olmaktadır. Bu açıklamayı Ebu’1-Ali-ye ve başkası yapmıştır. Al-i İmran Sûresi’nde (3/45-46. âyetler ile 55. âyet­lerin tefsirinde) Deccal’in çıkacağına, Mekke ile Medine dışında her tarafı çiğ­neyip geçeceğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ona dair haberle­ri yeteri kadarıyla “et- Tezkire” adlı eserimizde de zikretmiş bulunuyoruz. Deccal yahudidir, adı ise Saf olup, künyesi Ebu Yusuf’tur. Peygamber (sav)’ı in­kâr eden her kâfirin Deccal olduğu da söylenmiştir. Bu da güzel bir açıklamadır, çünkü geneldir.

Mücahid de şöyle demektedir: Buyruğun anlamı şöyledir: Onların kalp­lerinde asla ulaşamayacakları bir büyüklük vardır. Anlam birdir.

Buradaki “kibir“den kastın, büyük iş anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar peygamberliği yahut kendisi vasıtası ile seni öldürmek noktası­na veya benzeri bir noktaya ulaşabilecekleri pek büyük bir iş peşindedirler, fakat buna ulaşamayacaklardır ya da onlar senin dinin tamamlanmadan ön­ce ölmeni temenni ederler, fakat maksatlarına ulaşamayacaklardır.

Derhal Allah’a sığın.” Ayet-i kerime yahudiler hakkında inmiştir, diyen­lerin görüşlerine göre Deccal’in fitnesinden Allah’a sığın, demek olur. Diğer açıklamaya göre ise kâfirlerin şerrinden Allah’a sığın, demek olur. Onların mübtela oldukları küfür ve kibir gibi hallerinden Allah’a sığın, anlamında ol­duğu da söylenmiştir.

Çünkü O, herşeyi işitendir, görendir” buyruğundaki: “(y ): O” fasl za­miri olur. Mübteda da olabilir. Bu durumda ondan sonrası haberi olur. Cümle de bütünüyle: “( Çünkü, muhakkak”ın -önceden de geçtiği üzere-) haberi olur.

“Göklerle yerin yaratılması andolsun ki insanların yaratılışından da­ha büyüktür” buyruğu mübteda ve haberi birlikte gelmiş bir cümledir. Ebu’l-Aliye de şöyle demektedir: Yani yahudilerin büyük gördükleri Deccal’in yaratılışından daha büyüktür.(2)

 “Allah’ın âyetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz ki o işitendir, görendir.”

   Hakkında bir delilleri, bir bilgileri olmadığı halde Allah’ın âyetleri, Allah’ın sistemi konusunda tartışmaya girenler, Allah’ın âyetlerini örtmeye, Allah’ın âyetlerini yok etmeye çalışanlar, Allah’ın âyetlerini gündemden düşürmeye çabalayanlar, Allah’ın sistemini, Allah’ın nûrunu söndürmeye çalışanlar bu hedeflerine asla ulaşamayacaklardır. Sana üstün gelme arzularına asla ulaşamayacaklardır. Bunlarda asla ulaşamayacakları bir kibir ve gurur var. Bu kibirlerinden ötürü bunlar imana yanaşmıyorlar ve de Allah’ın âyetlerini örtmeye çalışıyorlar. (3)

 Zemahşerî, âyetteki kibir kavramını, “önder ve lider olma isteği, herkesten üstün olma arzusu” şeklinde tanımladıktan sonra özetle şu açıklamayı yapar: Peygamber’in inkarcı düşmanları, onun kendilerinden daha çok İtibar kazanıp ileride kendilerini yönetimi altına almasından kaygı duydukları için ona düşmanlık duyguları besliyor; ortaya koyduğu kanıtları reddediyorlardı. Çünkü peygamberlik bütün liderliklerden üstündü (III, 375).

Âyet şu gerçeğe de işaret etmektedir: İnsan, bir konuda iki sebeple tartışmaya girişebilir,

a) Kesin bilgi ve kanıt (sultân), b) Kibir duygusu.

 Kur’an üzerine tartışmaya girişenlerin tartışma sebepleri, akıl ve bilgi temeline değil, kibir duygusuna dayanıyordu. Onlar, Hz. Peygamber’e tâbi olmayı; daha önce müslüman olan, içlerinde kölelerin, cariyelerin de bulunduğu sıradan insanların arasına katılmayı kendilerine yediremiyorlardı. Kur’an’a karşı mücadele verirken amaçları Resûl-i Ekrem’in peygamberliğini başarısız kılmak, bu suretle onun yönetim ve önderliğini imkansız hale getirerek putperest geleneğin kendilerine sağladığı statüyü devam ettirmekti. İşte “asla ulaşamayacakları” ifadesiyle onların bu amaçlarının gerçekleşmeyeceğine, kibirlerinin bir kuruntudan öteye geçmeyeceğine; temsil ettikleri şirk zihniyetinin -büyümek şöyle dursun- giderek küçüleceğine ve ortadan kalkacağına işaret edilmiştir.

Âyette özetlenen tavır, Câhiliye Arabi’nin baskın özelliği olmakla birlikte sadece o topluma ve o döneme mahsus olmayıp günümüzde de görülen hem bireysel hem toplumsal bir insanlık sorunudur. Kendilerini, soylu, uygar, kültürlü, aydın, çağdaş vb. sıfatlarla niteleyenlerden bazılarının, bu kavramların dışında tuttukları geniş kitlelerin inanç, değer, görüş ve yaşama tarzlarını açıkça veya dolaylı biçimde aşağılamaları aynı ilkel büyüklenme duygusunun aynı veya farklı görüntülerle dışa yansımasıdır. Genellikle seçkinlik iddiasında bulunanların, kendilerine daha çok söz, daha çok oy, daha çok özgürlük, daha çok imkan sağlanması gerektiği yönündeki anlayışları da yine bu duygunun tezahürlerindendir. İşte Kur’an en çok bu haksız ve zalim zihniyetle mücadele etmiştir; çünkü bu anlayış, esas itibariyle insanın ve iyi, doğru olan insana yaraşır değerlerin aşağılanmasıdır.(4)

(1)Fizilalil Kuran, Seyyid Kutub
(2)El-Camiu Li Ahkamil Kuran, Kurtubi
(3) Basairul Kuran, Ali Sağir
(4)Kur’an Yolu: IV/579.
 
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Surelerin Başlangıçlarının Anlamı

Surelerin Başlangıçlarının Anlamı

 

Yüce Allah’ın: “Elif, lam, mim”, “elif, lam, ra”, “elif, lam, mim, sad”, “ha, mim”, “ayn, sin, kaf”, “nun” buyruklarında yer alan bu harflerin anlamının ne olduğu hususunda müfessirler farklı görüşlere sahiptir. Kimileri şöyle demiştir:

1- Bunlar yüce Allah’ın bilgisini sadece kendisine sakladığı hususlardandır demiş ve bunları tefsir etmemiştir.

2- Bunlar sûrelerin isimleridir deyip, buna şu hadisi delil gösterirler:

Rasûlullah Salallahu aleyhi vesellem cuma günü sabah namazında “elif, lam, mim” secde sûresi ile “İnsan üzerinden öyle bir sûre geçti ki…” (el-İnsan, 76/1) sûrelerini okurdu.[1]

Mücahid dedi ki: “Elif lam mim, ha mim, elif lam mim sad, sad” yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’i kendileriyle başladığı birtakım başlangıçlardır. (Yani bunlar Kur’ân sûrelerinin adıdır.)

3- Başkaları da şöyle demektedir: Bu harflerin sûrelerin başında sözkonusu edilmeleri Kur’ân’ın icazını açıklamak ve birbirlerine hitaplarında kullandıkları bu mukatta (birbirinden kopuk) harflerden oluşmakla birlikte benzerini ortaya koymaktan yaratılmışların aciz olduklarını açıklamak içindir.

Aralarında Razi ve Kurtubi gibi muhakkiklerin de bulunduğu bir topluluk bu görüşü nakletmiştir. Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye de, Hafız el-Mizzi de bu görüşü benimsemiştir. Zemahşeri der ki: Bunların hepsi Kur’ân’ın başında bir arada zikredilmemiştir. Meydan okuma ve karşı çıkanları azarlamakta daha beliğ olsun diye -pek çok kıssanın tekrarlandığı ve birçok yerde açıktan açığa meydan okumanın tekrarlandığı gibi- tekrarlanmıştır. Bu başlangıçların kimisi “sad”, “nun”, “kaf” gibi tek bir harf ile kimisi “ha, mim” gibi iki harf ile, kimisi “elif, lam, mim” gibi üç harf ile kimisi “elif, lam, mim, ra” ve “elif, lam, mim, sad” gibi dört harf ile kimisi “kaf, ha, ya, ayn, sad” ile “ha, mim, ayn, sin, kaf” gibi beş harf ile gelmiştir. Çünkü arapların üsluplarında kelimeler de bu şekildedir. Kimi tek harfli, kimi iki, kimi üç, kimi dört, kimi beş harflidir. Bundan daha fazlası da yoktur.[2]

İbn Kesîr dedi ki: Bundan dolayı o harflerle başlayan herbir sûrede mutlaka Kur’ân’ın zaferi ve icazı ve azameti sözkonusu edilmiştir. Tetkik edilirse görülecektir. Bu da yirmidokuz sûrede sözkonusudur. Bundan dolayı yüce Allah: “Elif, lam, mim. Bu o kitaptır ki onda hiç şüphe yoktur.” (el-Bakara, 2/1);

“Ha, mim. (Bu kitap) Rahman, rahim olan tarafından indirilmiştir.” (Fussilet, 41/1);

“Elif, lam, mim, sad. Bu sana indirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.” (el-Araf, 7/1) diye buyurmaktadır.

4- Bu harflerin süreleri bilmeye delalet ettiğini ve bunlardan çeşitli olayların, fitnelerin, savaşların vakitlerinin çıkartılabileceğini iddia edenler ise hakları olmayan bir iddiada bulunmuş ve hiç ilgisi olmayan bir alanda at koşturmuş olurlar.

5- Şüphesiz şanı yüce Allah, bu buyrukları boşuna indirmiş değildir. Kur’ân-ı Kerim’de anlamsız ve sadece taabbudi ifadeler olduğunu söyleyen cahiller pek büyük bir hata içindedirler. Çünkü bu harflerin nefsu’l-emir’de bir manaları olduğu muhakkaktır. Eğer bu hususta hatadan korunmuş peygamberden bize sahih bir rivayet gelirse ona göre açıklarız, değilse durmamız gereken yerde durur ve: “Biz ona iman ettik, hepsi bizim Rabbimizdendir” deriz.

İlim adamları bu harfler hakkında belli bir husus üzerinde ittifak etmiş değillerdir. Aksine ihtilaf halindedirler. Herhangi bir delile dayanarak bazı görüşlerin daha kuvvetli olduğunu gören bir kimsenin o görüşe tabi olması gerekir. Aksi takdirde konu açıklık kazanıncaya kadar durmak icab eder.[3]

6- Doğru olan, bunların meydan okumak için zikredilmiş olduklarıdır. Sanki anlam şöyle gibidir: Ey fesahat ve belagat ehli olan araplar! Elif, lam, mim size yabancı olmayan harflerdir… Bu görüşün doğruluğunun delili de yüce Allah’ın bu harflerin akabinde aziz kitabını sözkonusu etmesidir:

a. “Elif, lam, mim. Bu o kitaptır ki onda hiçbir şüphe yoktur.” (el-Bakara, 2/1-2)

b. “Elif, lam, mim, sad. Bu… sana indirilen bir kitaptır.” (el-Araf, 7/1-2)

c. “Elif, lam, ra. İşte bunlar hikmet dolu kitabın ayetleridir.” (Yunus, 10/1)

d. “Elif, lam, ra. Bu ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da hikmeti sonsuz ve herşeyden haberdar olan Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir kitaptır.” (Hud, 11/1)


[1] Buhârî ve Muslim.

[2] Bk. İbn Kesîr, I, 60.

[3] İbn Kesîr.

Kuranı Nasıl Anlayalım – Muhammed Cemil Ziynu- Guraba yay. shf.186-188

 
Yorum yapın

Yazar Ekim 11, 2010 in kuran hakkında

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: